Son yıllarda film ve dizilerle kurduğumuz ilişkinin giderek daha hızlı tüketilen bir deneyime dönüştüğünü düşünüyorum. Bir yapımı bitiriyor, hemen ardından yenisine geçiyoruz. Bazen ne izlediğimizi hatırlamakta bile zorlanıyoruz.
Oysa iyi bir hikâye yalnızca vakit geçirmek için izlenmez. Bazen bir karakter aracılığıyla kendimizle karşılaşır, hiç düşünmediğimiz bir meseleye başka bir yerden bakar ya da uzun süre zihnimizde kalan bir soruyla baş başa kalırız.
Beni düşündüren şey de tam olarak burada başlıyor.
Bugünün görsel anlatılarında hız, kriz ve sürekli uyarılma giderek daha fazla öne çıkarken; anlam, bekleme, sessizlik ve karakterlerin iç dünyasına gerçekten yaklaşma alanı daralıyor olabilir mi?
Bu yazı herhangi bir yapımı, platformu ya da kurumu hedef almıyor. Daha çok, gün boyunca ekrandan bize ulaşan hikâyelerin duygusal dünyamızla nasıl bir ilişki kurduğunu düşünme çabası.
Anlatıların psikolojik yükü: Hikâye nerede tamamlanıyor?
Geleneksel anlatılarda çoğu zaman belirgin bir yapı vardır. Bir çatışma ortaya çıkar, karakter bunun içinden geçer ve hikâye bir biçimde sonuca ulaşır.
Bu sonucun mutlaka mutlu olması gerekmez.
Trajik bir hikâye de insanda tamamlanmışlık duygusu bırakabilir. Çünkü yaşananların bir anlamı, bir yönü ya da üzerinde düşünülebilecek bir sonucu vardır.
Bugünün bazı yapımlarında ise anlatı sürekli yeni krizler üreterek ilerliyor. Bir sorun çözülmeden diğeri başlıyor. Tehdit, ihanet, kayıp ve belirsizlik hikâyenin neredeyse değişmez atmosferine dönüşebiliyor.
Elbette insan yaşamı da her zaman çözüme ulaşan düzgün hikâyelerden oluşmuyor. Sanatın görevi bize rahatlatıcı sonlar sunmak da değil.
Fakat izleyiciyi saatler boyunca yüksek duygusal gerilim içinde tutan anlatı biçiminin nasıl bir deneyim yarattığını sormaya değer.
Bazı yapımları izledikten sonra hissettiğimiz yorgunluk belki de yalnızca süresinden kaynaklanmıyor. Hikâyenin bıraktığı duygusal yük de ekran kapandıktan sonra bir süre bizimle kalabiliyor.
Normal dediğimiz şey nasıl değişiyor?
İnsan tekrar eden görüntülere alışır.
Başlangıçta şaşırtıcı, rahatsız edici ya da yabancı gelen bir durum, yeterince sık karşılaşıldığında tanıdık hale gelebilir. Bu, gördüğümüz her şeyi benimsediğimiz anlamına gelmez; ancak tekrarın algımız üzerinde etkisi olduğunu da göz ardı edemeyiz.
Son yıllarda birçok yapımda yalnızlık, güvensizlik, ihanet, şiddet, çıkar ilişkileri ve duygusal kopukluk oldukça sık karşımıza çıkıyor.
Bunların anlatılması elbette başlı başına bir sorun değil. İnsan yaşamının karanlık tarafları da sanatın konusudur.
Benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta, insanın yalnızca bu yönlerinin sürekli görünür hale gelmesi.
İlişkilerin neredeyse yalnızca manipülasyon, çıkar ve çatışma üzerinden temsil edildiği bir anlatı dünyası, zamanla insana ilişkin beklentilerimizi etkileyebilir mi?
“İnsan böyledir”, “ilişkiler zaten böyledir” ya da “kimseye güvenilmez” düşüncelerinin bu kadar kolay normalleşmesinde izlediğimiz hikâyelerin de küçük bir payı olabilir mi?
Bunun tek ve basit bir cevabı yok.
Ama üzerinde düşünmeye değer bir soru olduğu kanaatindeyim.
Yerli dizilerde duygusal yoğunluk
Yerli dizilerde uzun zamandır dikkatimi çeken bir başka özellik de duygusal yoğunluğun çok yüksek olması.
Uzun süren çatışmalar, dramatik müzik, yüksek sesli tartışmalar, kayıplar, sırlar, ihanetler ve peş peşe gelen krizler…
Duygu, hikâyenin doğal sonucu olmaktan çıkıp kimi zaman sürekli yükseltilmesi gereken bir unsura dönüşüyor.
Burada ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor.
Bir anlatının duygusal olması, izleyicinin mutlaka daha fazla duygulanacağı ya da empati kuracağı anlamına gelmiyor. Tam tersine, çok yoğun ve sürekli tekrarlanan duygusal uyaranlar bir süre sonra etkisini kaybedebilir.
İzleyici kendisini korumak için mesafe koyabilir.
Bu nedenle “duygusal yoğunluk” ile gerçekten dokunabilen bir anlatı arasında fark olduğunu düşünüyorum.
Bazen uzun bir ağlama sahnesinden çok, birkaç saniyelik bir sessizlik insana daha fazla şey anlatabilir.
Aile, sadakat, sevgi ve fedakârlık gibi değerlerin yalnızca sözcüklerle tekrar edilmesi de onları güçlü kılmıyor. İzleyicinin bunları karakterlerin davranışlarında, ilişkilerinde ve seçimlerinde görebilmesi gerekiyor.
İnsan zihni yalnızca söylenene değil, gösterilene de tepki veriyor.
Neden bazı hikâyeler bizi uzun süre bırakmıyor?
Hepimizin yıllar sonra bile hatırladığı filmler vardır.
Bazen filmin tamamını değil, tek bir sahneyi hatırlarız. Bir bakışı, bir cümleyi, bir suskunluğu…
Çünkü iyi bir anlatı insana ne düşünmesi gerektiğini söylemez. Ona düşünebileceği bir alan bırakır.
Karakteri yalnızca iyi ya da kötü olarak sunmaz; çelişkileriyle birlikte gösterir.
Belki de bizi en fazla etkileyen hikâyeler, kendi yaşamımızdaki bazı duygulara temas edenlerdir. Kaybetmek, sevilmek, terk edilmek, bağışlamak, utanç, suçluluk, umut, pişmanlık…
Bir hikâyenin psikolojik gücü yalnızca olay örgüsünden değil, insan deneyimine ne kadar yakından dokunabildiğinden gelir.
Seçici izleyicilik
Bugün içerik konusunda tarihte hiç olmadığı kadar fazla seçeneğimiz var.
Ama çok seçenek, her zaman daha iyi seçim anlamına gelmiyor.
Platformlar bize durmadan yeni bir şey öneriyor. Bir bölüm bitiyor, diğeri kendiliğinden başlıyor. Karar vermeye bile gerek kalmadan saatler geçebiliyor.
Bu nedenle izleyici olarak zaman zaman kendimize birkaç basit soru sormanın yararlı olduğunu düşünüyorum:
Bu yapımı gerçekten izlemek istiyor muyum?
İzledikten sonra bende nasıl bir duygu bırakıyor?
Merakımı mı canlı tutuyor, yoksa yalnızca sürekli uyarılma ihtiyacı mı yaratıyor?
Beni düşündürüyor mu, yoksa sadece bir sonraki bölümü açmaya mı yöneltiyor?
Bunlar bir filmi veya diziyi “iyi” ya da “kötü” ilan etmek için sorulacak sorular değil.
Kendi izleme biçimimizi fark etmek için sorulabilecek sorular.
Psikolojik hijyen derken neyi kastediyorum?
“Psikolojik hijyen” ifadesini, insanın kendisini hayatın tüm olumsuzluklarından koruması anlamında kullanmıyorum.
Zaten bu mümkün de değil.
Kayıp, çatışma, korku, öfke ve karanlık insan yaşamının parçalarıdır; dolayısıyla sanatın da parçaları olacaktır.
Benim kastettiğim daha basit:
Zihnimize neyi, ne kadar ve hangi sıklıkta aldığımızın farkında olmak.
Bazen çok iyi yapılmış karanlık bir film, insana son derece değerli bir deneyim sunabilir. Buna karşılık yüzlerce saat boyunca birbirine benzeyen krizleri izlemek yalnızca zihinsel yorgunluk bırakabilir.
Belki de mesele karanlık hikâyelerden kaçınmak değil; neyin bize gerçekten bir şey kattığını ayırt edebilmek.
Sonuç
Hikâyeler yalnızca ekranda olup bitmez.
Biz onları izlerken geçmiş deneyimlerimiz, korkularımız, özlemlerimiz ve değerlerimiz de hikâyeye katılır. Bu nedenle aynı film iki insanda bambaşka etkiler yaratabilir.
Dijital çağ bize çok büyük bir anlatı dünyası sundu.
Bu dünyadan bütünüyle uzaklaşmak ne mümkün ne de gerekli.
Ancak ne izlediğimiz konusunda biraz daha seçici olmak, belki de yalnızca zamanımızı değil, dikkatimizi ve duygusal enerjimizi de daha bilinçli kullanmanın bir yolu.
Çünkü bazen bir hikâye yalnızca biter.
Bazı hikâyeler ise ekran kapandıktan sonra içimizde yaşamaya devam eder.
Olcay Cengiz Turan
Not: Bu metin, güncel görsel anlatıların izleyici psikolojisi üzerindeki etkilerine ilişkin kişisel bir gözlem ve değerlendirme yazısıdır.
Görsel: Pj masdache / Unsplash
