Ayna Nöronlar: Empatiden Ekrandaki Duygulara, Zihnin Yansıtıcı Gücü

Beynimiz izlerken de yaşar mı?

Birinin canının yandığını gördüğümüzde yüzümüz istemsizce değişebilir. Bir film sahnesinde hiç tanımadığımız bir karakter için üzülebilir, bir çocuğun sevincini izlerken biz de gülümseyebiliriz. Bazen ekrandaki bir duygu, birkaç saniye içinde bize de geçer.

Peki bunu nasıl yapıyoruz?

Başka insanların hareketlerini, yüz ifadelerini ve duygularını izlerken beynimiz yalnızca dışarıdan gelen görüntüyü kaydetmez. Gördüğümüz davranışı anlamlandırmaya çalışan çeşitli sinir ağları da devreye girer. Ayna nöron sistemi, bu sürecin en çok ilgi çeken parçalarından biridir.

Ayna nöronlar özellikle taklit, gözlem yoluyla öğrenme, davranışların anlaşılması ve sosyal etkileşim üzerine yapılan araştırmalarda önemli bir yer tutuyor. Empatiyle ilişkileri ise ilgi çekici olmakla birlikte, empatinin yalnızca ayna nöronlarla açıklanamayacak kadar karmaşık bir süreç olduğunu baştan söylemek gerekir.

Ayna nöronlar nasıl keşfedildi?

Ayna nöronların öyküsü 1990’lı yılların başında Parma Üniversitesi’nde başladı. Giacomo Rizzolatti ve arkadaşları makak maymunlarının motor sistemini incelerken beklenmedik bir durum fark ettiler.

Maymun belirli bir hareketi yaptığında aktifleşen bazı nöronlar, aynı hareketi başka bir maymunun ya da insanın yaptığını yalnızca izlediğinde de etkinleşiyordu. Daha sonra bu hücrelere ayna nöronlar — mirror neurons adı verildi (Rizzolatti et al., 1996).

İnsanlarda tek tek ayna nöronları incelemek çok daha güç olmakla birlikte, beyin görüntüleme çalışmaları gözlem ve eylem sırasında ortaklaşa etkinleşen bazı beyin bölgeleri bulunduğunu gösterdi. Premotor korteks, inferior parietal lobül ve inferior frontal girus bu ağ içerisinde sıkça anılan bölgeler arasında.

İnsula ve anterior singulat korteks ise özellikle başkalarının duygularını ve acısını algılama çalışmalarında karşımıza çıkıyor.

Dolayısıyla karşımızdaki insanı anlamamız tek bir “empati merkezi”nin çalışmasıyla gerçekleşmiyor. Beynin birçok sistemi aynı anda devrede.

Başkasının acısını neden biz de hissederiz?

Bir kişinin acı çektiğini görmek ile acıyı doğrudan yaşamak elbette aynı şey değildir. Ancak iki durumda etkinleşen bazı beyin bölgeleri örtüşebilir.

Singer ve arkadaşlarının 2004 yılında yayımlanan çalışması bu konuda sık atıf alan araştırmalardan biridir. Araştırmada, sevdiği kişinin acı çektiğini bilen katılımcılarda özellikle anterior singulat korteks ve insula gibi, acının duygusal yönüyle ilişkili bölgelerde aktivite gözlenmiştir.

Günlük yaşamda “onun adına içim acıdı” dediğimiz deneyimin nörobiyolojik karşılıklarından biri burada olabilir.

Ama empati bundan daha fazlasıdır. Karşımızdakinin ne hissettiğini fark etmek, kendi duygumuzla onun duygusunu birbirinden ayırabilmek, bulunduğu koşulları değerlendirmek ve gerektiğinde yardım etme davranışına geçmek gibi birçok süreç birlikte çalışır.

Empatinin temelleri erken dönemde atılıyor

Çocukların başkalarının davranışlarını gözlemleyerek öğrendiğini uzun zamandır biliyoruz. Bebeklikten itibaren yüz ifadelerine, sese ve bakım verenin duygusal tepkilerine karşı oldukça duyarlıyız.

Çocuk büyürken yalnızca kendisine ne söylendiğini değil, çevresindeki insanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu da öğrenir. Öfkenin nasıl ifade edildiğini, üzüntü karşısında ne yapıldığını, bir başkasının ihtiyacının fark edilip edilmediğini gözlemler.

Bu nedenle bakım verenin çocuğun duygusunu fark etmesi, anlamlandırması ve uygun biçimde karşılık vermesi sosyal ve duygusal gelişimin önemli parçalarından biridir.

Empatinin gelişiminde biyolojik yatkınlık kadar ilişki deneyimlerinin de yeri vardır. Ayna nöron sistemi bu büyük gelişimsel tablonun parçalarından biri olarak değerlendirilebilir.

Ekrandaki bir duygu neden bize bu kadar gerçek gelebiliyor?

Bir filmde karakter ağladığında bazen bizim de gözlerimiz dolar. Gerçekte o kişinin karşımızda olmadığını biliriz. Hatta izlediğimiz şeyin kurgu olduğunu da biliriz. Buna rağmen duygusal olarak etkilenebiliriz.

Çünkü beynimiz bir sahneyi yalnızca görüntülerden oluşan nötr bir bilgi olarak işlemez. Yüz ifadesi, ses tonu, beden hareketleri, müzik, geçmiş deneyimlerimiz ve karakterle kurduğumuz özdeşim bir araya gelir.

Gallese ve Goldman’ın çalışmaları, gözlemlediğimiz eylemlerin zihinsel olarak temsil edilmesinde ayna sisteminin olası rolünü tartışan önemli çalışmalar arasındadır.

Sinema zaten biraz da bu özelliğimiz sayesinde güçlüdür. İzleyici yalnızca hikâyeyi takip etmez; karakterlerin korkusuna, kaybına, utancına ya da sevincine bir ölçüde ortak olur.

Reklam ve sosyal medya içeriklerinde de benzer mekanizmalar devrededir. Bir yüz ifadesi, bir başarı hikâyesi ya da duygusal bir sahne dikkatimizi yalnızca düşünsel olarak değil, duygusal olarak da yakalayabilir.

Çocuklar ve ergenler açısından ekranın anlamı

Çocukluk ve ergenlik döneminde beynin gelişimi devam eder. Özellikle dürtü kontrolü, planlama, değerlendirme ve davranışın sonuçlarını öngörmeyle ilişkili prefrontal sistemler erişkinliğe kadar olgunlaşmayı sürdürür.

Bu nedenle çocukların ve ergenlerin izledikleri içerikleri değerlendirirken yalnızca “kaç saat ekran?” sorusuna odaklanmak yeterli değildir.

Ne izleniyor? Hangi yaşta izleniyor? Çocuk bunu tek başına mı izliyor? Görüntüler hakkında bir yetişkinle konuşabiliyor mu? İzlenen içerikte şiddet, korku, yakın ilişkiler ve toplumsal davranışlar nasıl temsil ediliyor?

Bunların her biri önemlidir.

Şiddet içeriklerine sürekli maruz kalmanın bazı koşullarda duyarsızlaşmayla ve saldırgan davranışlarla ilişkili olabileceğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Buna karşılık yardımlaşma, iş birliği ve başkasının bakış açısını anlamayı destekleyen içerikler de prososyal davranışlara katkıda bulunabilir.

Bandura’nın sosyal öğrenme yaklaşımının yıllardır bize gösterdiği temel gerçek burada hâlâ geçerlidir: İnsan yalnızca kendisine söylenenlerden değil, gördüklerinden de öğrenir.

Sosyal medya ve duygusal bulaşma

Bugün karşımızda yalnızca televizyon ve sinema yok. Gün içinde onlarca, hatta yüzlerce yüz ifadesi, kısa video, öfke, korku, mutluluk, felaket ve başarı hikâyesiyle karşılaşıyoruz.

Bir insanın yardım edildiğini görmek içimizi ısıtabilir. Bir haksızlık görüntüsü öfkelendirebilir. Arka arkaya izlenen şiddet görüntüleri ise bir süre sonra ilk karşılaşmadaki kadar güçlü bir tepki yaratmayabilir.

Dolayısıyla medya okuryazarlığını artık yalnızca “doğru bilgiyi yanlış bilgiden ayırmak” olarak düşünmemek gerekiyor. Neye, ne sıklıkta ve hangi duygusal yoğunlukta maruz kaldığımızı fark etmek de medya okuryazarlığının bir parçası.

Ayna nöronlar ve otizm tartışması

Ayna nöron sistemi ile Otizm Spektrum Bozukluğu arasındaki ilişki uzun süredir araştırılıyor. Bazı erken dönem çalışmalar, otizm spektrumundaki bireylerde belirli ayna sistem bölgelerinde farklı aktivasyon örüntüleri bildirmiştir. Dapretto ve arkadaşlarının 2006 tarihli çalışması bunlardan biridir.

Ancak otizmi yalnızca “ayna nöron bozukluğu” ile açıklamak doğru değildir. Otizm oldukça heterojen bir nörogelişimsel durumdur ve sosyal biliş, duyusal işlemleme, dikkat, öğrenme ve iletişim gibi pek çok alanı içerir.

Empati konusunda da benzer bir dikkat gerekir. Otizm spektrumunda olmak “empati kuramamak” anlamına gelmez. Empatinin bilişsel ve duygusal bileşenleri kişiden kişiye farklılık gösterebilir.

Bu nedenle ayna nöronlar, otizmi açıklayan tek mekanizma olarak değil, araştırılan sinirsel sistemlerden biri olarak ele alınmalıdır.

Terapi odasında ne oluyor?

Ayna nöronlarla ilgili çalışmaların beni en fazla düşündüren yönlerinden biri terapötik ilişkidir.

Terapi sırasında yalnızca sözcükler konuşmaz. Danışanın sesi, susması, yüz ifadesi, bedensel duruşu ve terapistin bunlara verdiği karşılık da ilişkinin bir parçasıdır.

Bir terapistin danışanının duygusuna eşlik etmesi, onu aceleyle yatıştırmaya çalışmadan dinlemesi, zaman zaman yüz ifadesiyle ya da ses tonuyla ona “buradayım” duygusu vermesi düzenleyici bir deneyim yaratabilir.

Bunu yalnızca ayna nöronlarla açıklamak elbette mümkün değildir. Terapötik ittifak, bağlanma, kişilerarası düzenleme, beklenti, öğrenme ve güven gibi birçok süreç aynı anda işler.

Koole ve Tschacher’in psikoterapide senkronizasyon üzerine çalışmaları da terapist ile danışan arasındaki eşzamanlılığın ilişkinin dikkat çekici boyutlarından biri olduğunu gösteriyor.

Belki de terapi odasında yaşanan en önemli deneyimlerden biri tam olarak budur: Bir insanın kendi duygusuyla yalnız kalmadığını hissetmesi.

Sonuç

Ayna nöronların keşfi, başka insanların hareketlerini ve deneyimlerini nasıl anladığımız konusunda nörobilime yeni sorular kazandırdı. Ancak bugün geldiğimiz noktada insan empatisini birkaç nöron grubuna indirgemek mümkün görünmüyor.

Empati; algı, bellek, duygu düzenleme, geçmiş deneyimler, ilişki örüntülerimiz ve içinde bulunduğumuz sosyal bağlamın birlikte oluşturduğu karmaşık bir kapasite.

Yine de ayna sistemi bize önemli bir şeyi hatırlatıyor: İnsan beyni başkalarından bağımsız çalışan kapalı bir sistem değil.

Bir yüz ifadesi, bir ses tonu, karşımızdaki kişinin korkusu ya da sevinci bizde bir karşılık bulabiliyor. Bazen gerçek hayatta, bazen bir terapi odasında, bazen de bir film sahnesinde.

Belki de bu nedenle izlediklerimiz sandığımız kadar dışımızda kalmıyor.

Beyin yalnızca bakmıyor. Bir ölçüde, gördüğüne katılıyor.

Olcay Cengiz Turan

Bu içerik yalnızca genel bilgi ve eğitim amacıyla hazırlanmıştır. Herhangi bir tanı, tedavi, terapi uygulaması veya ruh sağlığına yönelik bireysel danışmanlık hizmeti sunma amacı taşımaz.

Kaynakça

Bandura, A. (2001). Social cognitive theory of mass communication. Media Psychology, 3(3), 265–299.

Dapretto, M., Davies, M. S., Pfeifer, J. H., Scott, A. A., Sigman, M., Bookheimer, S. Y., & Iacoboni, M. (2006). Understanding emotions in others: Mirror neuron dysfunction in children with autism spectrum disorders. Nature Neuroscience, 9(1), 28–30.

Gallese, V., & Goldman, A. (1998). Mirror neurons and the simulation theory of mind-reading. Trends in Cognitive Sciences, 2(12), 493–501.

Koole, S. L., & Tschacher, W. (2016). Synchrony in psychotherapy: A review and an integrative framework for the therapeutic alliance. Frontiers in Psychology, 7, 862.

Lamm, C., Batson, C. D., & Decety, J. J. (2007). The neural substrate of human empathy: Effects of perspective-taking and cognitive appraisal. Journal of Cognitive Neuroscience, 19(1), 42–58.

Meltzoff, A. N., & Decety, J. (2003). What imitation tells us about social cognition: A rapprochement between developmental psychology and cognitive neuroscience. Philosophical Transactions of the Royal Society B: Biological Sciences, 358(1431), 491–500.

Rizzolatti, G., Fadiga, L., Gallese, V., & Fogassi, L. (1996). Premotor cortex and the recognition of motor actions.Cognitive Brain Research, 3(2), 131–141.

Singer, T., Seymour, B., O’Doherty, J., Kaube, H., Dolan, R. J., & Frith, C. D. (2004). Empathy for pain involves the affective but not sensory components of pain. Science, 303(5661), 1157–1162.

Görsel kaynağı: Image by m63mueller from Pixabay.

error: